gitmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gitmek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2011 Salı

işte yine gidiyorum.


gitmek teması o kadar çok yer etti ki bu blog'ta.
baktıkça ben bile diyorum kendi kendime, 'sürekli gitmekten bahsetmişsin ama bir türlü gidememişsin arkadaş!' diye. ama 'ben ne gidebildim, ne de kalabildim' demiştim zamanında; onu da çok net hatırlıyorum.
iki arada bir derede, kararsızlıklar, dengeyi bulma çabaları, insan ilişkilerindeki bocalamalar, kendi dünyamda düze çıkma uğraşları arasında sürdürürken yaşamımı, yarın için bir kez daha, "işte gidiyorum!" diyorum. polonya'da tıp stajı yapmaya gidiyorum. ilk defa okuduğum okula, ileride içinde yer alacağım dünyaya dair bir şeyler yapacağım için mutluyum. umutluyum da aynı zamanda. istanbul'un sıcağı, yaşadıklarımın dereceyi hiç de azımsanmayacak bir biçimde artırmasıyla çekilmez olmaya başlamıştı çünkü.
bavulumun bir kısmı hazır, içine düzgünce yerleştirilerek koyulmayı bekleyen eşyalar da dağınık bir şekilde de olsa gözümün önünde, odamda duruyorlar.
bu yazıyı yazdığım yatağımın üstünde, hemen yanımda okumak için alacağım kitaplar var: nietzsche ağladığında, aylak adam, kafka on the shore. körlük, anayurt oteli, the pearl de bana mahzun mahzun bakıyorlar, çünkü ilk başta kafamdan onları almak geçiyordu yanıma polonya'ya giderken.
kıyafetler dışında takılarım masanın üstünde, sırt çantam yerde kilimin üstünde hazırlanmayı bekliyor.
ve bu attığım adımla artık geriye dönüp bakmayı reddediyorum. öncelerde sözlerimi geri almak istediğim anlar olmuştu ama artık değil. kafamda şimdiden gelecek aylara -gelecek seneye (senelere), gelecek yaza- dair kurguladığım planlar var. işlerimi daha da ertelemeden hallettikçe duyduğum hazzın paha biçilemez olduğu gerçeğini hatırlatıp duruyorum kendime.
kafamda iki şarkı vardı birbiri içine geçmiş bu yazıyı yazarken: kazım koyuncu'nun "işte gidiyorum"u ve sezen aksu'nun "gidiyorum"u. aslında ilkine sadece çok az bir kısım ekledim ikincisinden, birazdan gittiğim yerlerde bana eşlik etmeye daha bu yaz başlamış not defterime de yazacağım şu kısım: bir kendim, bir ben gidiyorum.
ve 'zaman, sadece birazcık zaman..."





İşte gidiyorum
Bir şey demeden
Arkamı dönmeden
Şikayet etmeden
Hiçbir şey almadan
Bir şey vermeden
Yol ayrılmış, görmeden gidiyorum
Ne küslük var ne pişmanlık kalbimde
Yürüyorum sanki senin yanında
Sesin uzaklaşır her bir adımda
Ayak izim kalmadan gidiyorum
Gerdiğin tel kalbimde kırılmadı
Gönülkuşu şarkıdan yorulmadı
Bana kimse sen gibi sarılmadı
Işığımız sönmeden gidiyorum





dinlemek için: http://fizy.com/#q/işte+gidiyorum

7 Mayıs 2011 Cumartesi

...med-cezir...

pencereler bırak açık kalsın geceleri yağmurlar yağsın
günebakan düşlerimiz yağmur sesiyle çoğalsın


sırılsıklam ıslanmak istiyorum. saatlerce yağmur altında, üstümde incecik bir askılı, altımda kısacık bir şort ve çıplak ayaklarımın altındaki yumuşak toprağı, yeri gelince sert asfaltı, bazen de çakıl taşlarının derime bir batıp bir çıkışını hissederek koşmak istiyorum.

Dönmek, mümkün mü artık
Dönmek, onca yollardan sonra
Yeniden yollara düşmek

Belki dönmek değil de, ikinci bölümde dediği gibi gitmek yapmam gereken. Kimseye zarar vermeden, kimseyi üzmeden, kimseyi kırmadan yollara düşmek, gitmek... Bulabildiğim en yakın zaman diliminden, bu yazdan başlayıp "buradan" uzaklaşmak. Ne kimsenin aklını karıştırmak, ne artık bir türlü engelleyemediğim göz yaşlarımın akmasına izin vermek... Bugün de yaptığım gibi hiçbir zaman yollamayacağım mektupları yazmaya bir son vermek belki de... "Keşke" demeden, sadece gitmek... Uzakta olunmasına alışmak bir şekilde, özgür bırakmak, kendi haline bırakmak, zamana güvenmek, araya giren mesafelerin ve zamanın yaşanılanların izini silikleştirmesine - hiç istemesem de- yardımcı olmak, hayatı daha çekilebilir kılmak bir şekilde... Her zamanki gibi içime atmaya devam edip kimsenin hayatına karışmadan usul usul kendi hayatıma çekidüzen vermek, görüşülmeme ihtimali olan ayların, günlerin, saatlerin hesabını yapmaktan vazgeçmek, gitmek...

 Sözlerimi geri alamam
Yazdığımı yeniden yazamam,
Çaldığımı baştan çalamam,
Bir daha geri dönemem.


Akıyorsa gözyaşım kurumasın,
Coşup seven gönlümse durmasın,
Dost bildik anılarım çağırmasın,
Bir daha geri dönemem.

Çok istesem de dedim ya, gitmem lazım. Sözlerimi geri almaya bu kadar hazırken, mantığım diyor ki bu kadar yaşanılanlardan sonra, kimse daha fazla üzülmeyi hak etmiyor.

Ama o zaman "carpe diem" nerede? Ben şimdi, sadece "öyle" mutlu olabileceksem?

Dönmek, mümkün değil mi gerçekten şu an geri dönmek?..

Bilmiyorum.

5 Şubat 2011 Cumartesi

...gitmekle gidilmiyor ki...

Bu aralar Cemal Süreya’nın yazdığı her şey bana hitap ediyor sanki. Kendimi kendi sözcüklerimle değil de Cemal Süreya’nın cümleleriyle ifade eder oldum. Her şeyi, tam da benim aklımdan geçen şekilde dökmüş satırlara. En son da şu sözüne rastladım internette dolaşırken:

“Gitmekle gidilmiyor ki… Gitmekle gitmiş olamazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır...”

Evet, öyle. Gitmekle kalmak arasında bir yerlerde… Keşke gittim deyince gerçekten gidilebilseydi, geriye bir kez bile, göz ucuyla bile dönüp bakılmadan ya da kaldım deyince tüm varlığıyla, benliğiyle, her şeyiyle kalabilseydi insan… Ama olmuyor maalesef.

Yahya Kemal, nasıl Ankara’nın en çok İstanbul’a dönüşlerini seviyorsa, ben de İzmir’in İstanbul’a dönüşlerini seviyorum. Hep yüzümde bir sırıtış, döneceğim günden önceki birkaç gün önce hareketlerimde bir değişim, tavırlarıma bir canlılık geliyor. Doğduğum, yaşadığım ve ne olursa olsun hayatımın büyük bölümünü geçirmek istediğim bu şehir beni çekiyor kendine. Böyle olunca geriye gitmek de çok zor oluyor. Evde hüzün bulutları kaplıyor etrafı uçağın olduğu tarihten birkaç gün önce. Annem hep sanki son kezmiş gibi yiyebileceğimden çok çok fazla yemek yapıyor. Bavul hazırlığının telaşı, İzmir’den İstanbul’a geliştekinin aksine hiç de tatlı olmuyor. Son ütüler, son katlamalar, evde bırakılacaklar, yanıma alıp almama konusunda tereddüt yaşadıklarım, yeni alınan her türlü eşyanın bavullara sığmama ihtimali…

Bu gece de odamdaki son gecem. Bu sefer ilk dönem olduğu gibi sık sık gelemeyeceğim İstanbul’a, en yakın tarih Mart sonu, o da EYP konferansı için turistik bir ziyaret gibi geliyor bana. Yemekte ablam açık açık, “Gitme” dedi, annemin gözleri doldu, babam yineledi, “Kızım, keşke yanımızda okusaydın” Ben işi şakaya vurmaya çalışsam da, kahkahalar patlatsam da içimde kalmaya dair öyle güçlü bir istek var ki… Ne İzmir’i ne de dersleri özledim, bir tek oradaki arkadaşlarım için gidiyorum galiba, yani aslında okul için zorunlu olduğumdan gidiyorum ama arkadaşlara özlem duyduğumdan gittiğim gerçeğiyle bu zorunlu halin üstüne bir kılıf geçirmeye çalışıyorum.

Oradaki hayatım kötü olduğundan değil de… İnsanın bırakıp gidesi gelmiyor işte, çünkü gitmekle gerçekten gidemiyorum ben; hayallerim kalıyor geride, beni benden daha iyi tanıyan arkadaşlarım kalıyor, ailem kalıyor, benimse elimde avucumda geçmiş anılarla avunmak, “ah keşke ben de orada olsaydım” ve “keşke siz yanımda olsaydınız, her şey ne kadar güzel olurdu”yla başlayan cümleler kalıyor. Avunma cümleleri bunlar, teselli cümleleri; çünkü ne yaparsam yapıyım yurttaki odamdan bakınca Boğaz Köprüsü’nün renklerini andırdığı için sevdiğim o ışık demeti hiçbir zaman gerçeğinin yerini tutamıyor ve deniz, Boğaz’daki kadar mavi göstermiyor benim yansımamı bana.

19 Kasım 2010 Cuma

...Tekdüzelik...

       Bir şeyler çok tekdüze olmaya başladı. Bir şeyler çok ‘aynı’ gibi hayatımda. Ne bugün, dünden çok farklı; ne de yarının bugünden farklı olacağına dair inancım var. Sıkıldım. Geçen senenin yoğunluğu, saçmasapan yaşananları, yorgunluğu geçip gidecek, her şey çok değişik olacak gibi gelirken, yine benzer noktalar arasında sürükleniyorum sanki. Yapacak hiçbir şey yok, karşı koymaya dair isteğimin önünü kapatıyor üşengeçliğim. Ama kilit nokta şu: çok sıkıldım. Kendimi yollara vurasım var aslında, hiç arkama bakmadan bir süre rüzgarla beraber savrulasım… Geride bırakılacakları kafaya takmadan, hiç ama hiç umursamadan ileriye doğru adımlar atasım var, kimseyi kırmadan, gücendirmeden tabii ki… Mümkün mü ki bu? Ya da attığım her adım, geriye dönüş özlemimi artırırsa? Sonra bir de geriye dönülmezliğin ‘aynılığı’ sıkmaya başlarsa canımı…
       Cümlelerime nokta koymadan belli oldu: Buralardayım yine, aynı yerimde, herkesin bulabileceği bir yerde, aynı tekdüzelikte… Değişen bir şey yok işte…
    
       Sanırım en güzel Can Yücel anlatmış yine benim bu durumumu:
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Herşeyi, herkesi bırakıp gitme isteği.

Öyle "yanına almak istediği üç şey" falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Herşeyi, herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.

Hadi kendimize razıyız diyelim, öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.

Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız "kalk gidelim",
öbür yanımız "otur" diyor.

"Otur" diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira...
İş, güç, sorumluluk, çoluk çocuk, aile,
Güvende olma duygusu...
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık,
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz...
Kuş olup uçmak isterken, ağaç olup kök salıyoruz.

Evlenmeler...
Bir çocuk daha doğurmalar...
Borçlara girmeler...
İşi büyütmeler...
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.

Misal ben...
Kapıdaki Rex'i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek,
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki...
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında,
Herkes onu, o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?

"Sırtında yumurta küfesi olmak" diye bir deyim vardır;
Evet, sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin,
Kendi imalatımız küfeler.

Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım,
İnadına kök salmak lazım.

Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar, ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek...
Bütçe, zaman, keyif... Denk olsa.
Gün içinde mesela...
Küçücük gitmeler yapabilsek.

Ne mümkün.
Sabah 9, akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme, içme, barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.

Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı, bir ömür yani.
Ne saçma...
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.

Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç,
Ama olsun... İstemek de güzel.