Fotografium Canon 600D profesyonel fotoğraf makinesi hediye ediyor! Yarışmaya katılarakCanon 600D , Manfrotto tripod ve Kata sırt çantası kazanma şansı yakalayın! http://blog.fotografium.com/fotografium-canon-600d-hediye-ediyor/ sayfasını ziyaret ederek yarışma hakkında diğer bilgilere ulaşabilirsiniz.
Olmaz olmaz deme hiç!..
16 Şubat 2012 Perşembe
11 Şubat 2012 Cumartesi
2Şubatgecesi.İzmir'denİstanbul'adoğruotobüsteyolalmakteması.
2 Şubat gecesi, Topçular -
Eskihisar arasında bir yerlerde bir vapur
Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde…
Topçular- Eskihisar vapurunda sahlep kokuları ve
insanların garip bakışları altında, kız popülasyonunun birkaç kişiyle sınırlı olduğu üst katta, ayakta telefonumu şarj ederken Gogol’ün, “Bir Delinin Anı Defteri”ni
okuyordum. Düşündüren komik hikâyeler vardır ya… Güldüğüm an, yok yok
gülmemeliydim sanırım diye düşündüğüm çokça zaman oldu.
Ve Eskihisar’a yaklaşırken elimde kitabım, kafamda berem,
boynuma sıkıca sardığım yüzümün yarısını örten atkım ve kenetlenmiş ellerimi
sıcacık tutan eldivenlerimle ışıklara bakıyordum. Kar tanelerinin serpilişine
inat deniz pürüzsüze yakındı. Soğuktu, burnum üşüdü ama deriiiin bir nefes
aldım, parmak uçlarımda yükseldim ve nefesimi verirken, suratımda gülümseme,
yere bastım tekrar.
Hoşluk var içimde. 9 saattir otobüste yolculuk yapsam da
karın beyazlığında kaybolmak güzeldi. Ve sonrasında geceyi ışıklara doğru
süzülen bir vapurla bütünlemek…
Merdivenlerden inerken hafifçe geriye baktım. Beyaz
köpüklerin etrafında gördüğüm karanlık korkutucuydu. Yalnız olmanın
tedirginliğiyle bu belirsizliğin içine çekilmemek için hızlandırdım adımlarımı.
Kamyonların arasında kaybolsam da tüm o görüntüler ve
içime işleyen soğuk, tazelik verdi bana. Şimdi de beyaz, ölü, pis bir otobüs
ışığında kargacık burgacık bir el yazısıyla, kulağımda Teoman’ın son albümünden
ezgilerin eşliğinde bir şeyler karalamak var sırada.
Hayat güzel!..
uuupuzun.
Upuzun cümlelerim var benim.
Yazdıkça yazasım geldiği için sonlandıramadığım cümlelerim.
Kısa kısa anlatmak lazım galiba bazı şeyleri, konuyu uzatmadan, olabildiğince kısa ve öz olacak şekilde...
Bunu derken bile cümlelerimi ne kadar çok uzatabileceğim gerçeğiyle yüzleşiyorum bir anda.
Neyse, yavaş yavaş kısalacak bu cümleler ve ben de kendimi birkaç kelimeyle ifade edebildiğim minimal bir yaşantı ve sınırlı bir iç dünyaya sahip olabileceğim.
28 Ocak 2012 Cumartesi
bir tatil daha böylece biter...
Dansla, müzikle, resimle, felsefeyle, edebiyatla, heykelle, tiyatroyla,
sinemayla, operayla geçen bir ömür hayal ettim biraz önce. Politikadan,
siyasetten, hayatın yoğunluğundan uzakta, sadece saydıklarımın çevresinde
örülmüş bir hayat… En azından hayattan yaptığım kaçamaklarda, kendimi tüm
bunlarda kaybettiğimi hayal ettim. İçine biraz Paris’in ışıklarını kattım
geceyarısında, biraz Viyana’nın muhteşem tarih kokusunu, İstanbul’un denizinin
martı sesleri de eşlik edince de daha bir mükemmele yaklaştı her şey.
Son iki haftadır konserle başlayan sanat serüvenimi izlediğim en kısa ama
en anlamlı oyunlardan biriyle sürdürdüm: Kontrabas. Ve sonrasında geç
kaldığım için bir anda içeri giremeyeceğim tedirginliğiyle sarıp sarmalandığım
bir sergi… Ardından, nasıl bir ruh hali ve mental durum içerisinde yaptığını hiç
tahmin edip empati kuramayacağıma inandığım Salvador Dali resimlerinin
arasında kaybettim kendimi. Derken bugün de Slavoj Zizek’i canlı canlı
dinleme fırsatını üşengeçliğim ve kapıda oluşacak olası bir izdihama dair
korkumdan ötürü kaçırmama rağmen kendisini CNN Türk’te SoruYorum’da tam 1 saat
45 dakika boyunca gözümü bile kırpmadan izledim. Araya 1 Erkek 1 Kadın’ın
ilişkiler üzerine bol kahkahalı tespitlerini de ekleyip geceyi MDT İstanbul’un Seyahatname
2 isimli yeni dans gösterileriyle ilgili haberle kapatıyorum.
Tüm bunların arasına sıkıştırılmış Irvan D. Yalom’un uzun zamandır hiçbir
kitabın beni etkileyemediği kadar çok etkileyen ve sürükleyiciliğiyle heyecan içinde
okumamı sağlayan, rahatsız edici değil daha çok kendi davranışlarımı onaylatır
biçimde sorgulamalar yapmama sebep olan kitabı Nietzsche Ağladığında’yı ve
Behçet Necatigil’in kızı olduğunu önsözde okuduktan sonra öğrendiğim Ayşe
Sarısayın’ın Denizler Dört Duvar gibi etkileyici ismi ve gerçekten çarpıcı
öykülerinden oluşan kitabını okudum.
Bugün’ün Özdemir Asaf’ın ölüm yıldönümü olmasına ithafen Benden Sonra Mutluluk’tan rastgele sayfalar seçip okuduğum şiirlere, Milan Kundera’nın daha ilk cümlesinde Nietzsche’den bahsederek beni kendisine ısındıran kitabı The Unbearable Lightness of Being (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği)’i de eklediğimi söylemeyi unutmamak lazım… Yaz yağmurunda ıslanmış Prag gününe gittim ara ara. Sayfaları çevirmektense, beynimin içinde günleri atladım yavaşça, usul usul, hiç acele etmeden. Şırıl şırıl akan ırmağın üzerindeki köprülerden geçtim, Kafka müzesine yol aldım. Kısıtlı zamanımda bile hiçbir kere bile kolumdaki saate bakmadan içerisinde durduğum o eski kitapçıya girdim. Derken yağmurun bastırmasıyla çok şık bir restauranttan içeri adım atıp ziyafet çektim kendime. Yürümeye başladım ardından, yağmurdan korunmak için bu sefer de mum ışıklarının kırmızısında sıcak çikolatamı yudumladım gri gökyüzüne karşı. Ve bunları bir kenara bırakıp, bir sonraki İstanbul’a gelişim için şimdiden yerimi ayırttığım Haluk Bilginer oyununun hayaliyle İzmir’e gittiğimin ikinci haftasında geçirdiğim bu sömestr tatilini anımsatacak bir opera biletini (Turandot) elimde bulundurduğumun farkındalığıyla sırıttım.
Bugün’ün Özdemir Asaf’ın ölüm yıldönümü olmasına ithafen Benden Sonra Mutluluk’tan rastgele sayfalar seçip okuduğum şiirlere, Milan Kundera’nın daha ilk cümlesinde Nietzsche’den bahsederek beni kendisine ısındıran kitabı The Unbearable Lightness of Being (Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği)’i de eklediğimi söylemeyi unutmamak lazım… Yaz yağmurunda ıslanmış Prag gününe gittim ara ara. Sayfaları çevirmektense, beynimin içinde günleri atladım yavaşça, usul usul, hiç acele etmeden. Şırıl şırıl akan ırmağın üzerindeki köprülerden geçtim, Kafka müzesine yol aldım. Kısıtlı zamanımda bile hiçbir kere bile kolumdaki saate bakmadan içerisinde durduğum o eski kitapçıya girdim. Derken yağmurun bastırmasıyla çok şık bir restauranttan içeri adım atıp ziyafet çektim kendime. Yürümeye başladım ardından, yağmurdan korunmak için bu sefer de mum ışıklarının kırmızısında sıcak çikolatamı yudumladım gri gökyüzüne karşı. Ve bunları bir kenara bırakıp, bir sonraki İstanbul’a gelişim için şimdiden yerimi ayırttığım Haluk Bilginer oyununun hayaliyle İzmir’e gittiğimin ikinci haftasında geçirdiğim bu sömestr tatilini anımsatacak bir opera biletini (Turandot) elimde bulundurduğumun farkındalığıyla sırıttım.
Bir tatil daha biterken ve beş haftaya sıkıştırılmış kompakt bir ders
yığını beni pazartesi günü 8 buçukta amfide karşılayacakken, geçirdiğim güzel
günleri hatırlamak gibisi yok. Biraz can yakıyor ama hayattan kaçışın hikâyesi
sanatla sonlandığı an benim suratımda hafif bir tebessüm hemen yerini alıyor.
Dream on until your dreams come true!.
20 Ocak 2012 Cuma
lise yılları
Her şey iyi, güzel, çok da şahane gidiyor hayatımda - Tanrım, nazar değmesin de! :) - ama ben okulumu - yani daha doğrusu lisemi - çok özledim.
Bu manzaraya karşı oturup az konuşmadım kendimle, yanımdakilerle.
Rüzgârın sesi, belki de, plato'daki taşın üzerine oturup, kendimle başbaşa kaldığım zamanlardaki kadar anlamlı gelmedi hiçbir zaman bana.
Ve biraz daha ağaçların arasına karışınca, rüzgâr yerini yaprakların hışırtısına bırakırdı. En sevdiğim melodiler yankılanırdı kulaklarımda. Gemilerin düdükleriyle irkilirdim çokça. Servisi kaçırmamak için geriye doğru koşardık kimi zaman da nefes nefese. Soğuktan üşürken, ceketlerimizi de paylaşırdık işte yine biz bu manzaraya karşı. Su savaşı da yapardık, elimizde koskoca pizza dilimleri birbirimizin peşinden de koştururduk. Gözyaşlarımız kahkahalarımızla beraber kuruyup kalırdı yüzlerimizde.
Ve bu yol... Son senemde okulda olduğum her gün, neredeyse istisnasız bir şekilde uzun tenefüsüm (ve bazen de sabah daha dersler başlamadan önceki yarım saat) bu yolu yürüyerek geçti. Neler neler konuştuk biz bu yoldayken? Ellerimizde kahvelerimiz, konuştuk da konuştuk. Nasıl o kadar çok anlatacak şey vardı bilemedim. İşte, bilemediğim için de zaten "o yol" çok farklı anlamlar kazandı bir süre sonra. Ve bu yolu arşınlarken adım adım, büyüdüm/ büyüdük. Çok şey de öğrendim haliyle.
Tersten gidiyorum gibi oldu. Bu manzara beni 2005 senesinde okula aşık eden manzaraydı ve tabii az biraz da görkemiyle ürküten... Arabayla alt kapıdan ilk kez girip de böyle büyük bir binayla karşılaşınca, minicik olan ben şaşakalmıştım. O, çok büyüktü. Ben ise çok küçüktüm. Gittikçe biz de büyüdük. Yukarı baktıkça boynum daha az ağrımaya başladı. Beş dakika içinde okulun bir ucundan bir ucuna koşarak derslere yetişmeyi öğrendim. Buradaki yolu nefesim kesilmeden çıkmayı başardım ve de beş sene sonunda.
Çok zor zamanlarım geçti. Hep mutlu muydum? Hayır. Ama hayatımın en anlamlı ve en değerli anlarını ben bu okulda yaşadım. Mükemmel insanlarla tanıştım. Bu tanıştıklarımla çok şeyler paylaştım. Kısacık anlara hayatlarımızı sığdırdık. Hayallerimizi, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi... Okula adım atmam yetti bazen içimi ısıtmama. İşte, o yüzden zaten bu fotoğrafları böyle görünce çok duygulanıyorum. İşte, o yüzden ben okulumu ÇOK özlüyorum.
Eksik kaldı yine anlatımım ama fotoğraflar bana o kadar çok şey ifade ediyor ki, sözcükler de böyle yetersiz kalıveriyor...
19 Ocak 2012 Perşembe
Jane Birkin sings Serge Gainsbourg via Japan
Japonya'daki deprem ve sonrasındaki nükleer felaketten sonra, oraya gittiğinde peşi sıra Japon müzisyenlerle geri gelmiş Jane Birkin. "Jane Birkin sings Serge Gainsbourg via Japan" ismini verdiği turnesini de dikkat çekmek için düzenlemiş. Ama sanki bu turne, 66 yaşındaki bu kadın için, ölene kadar onu taparcasına sevmiş ve onun için şarkılar yazmayı sürdürmüş Serge Gainsbourg'un şarkılarını bir kez daha topluluklara seslendirebilmesinin bir fırsatı gibiydi.
Enerjisi muhteşemdi.
Hâlâ da çok güzeldi.
Twitter'da birkaç yorum okudum, konserin beğenilmediğine dair.
Ama şöyle bir şey var ki;
Gözlerimi kapatıp, anlamadığım Fransızca'sına rağmen, kendimi oradan oraya sürükleniyormuş gibi hissetmek ve gözlerimi açtığımda, sahne ışıkları altında bu kadar sade giyinmiş, bizden biriymiş gibi rahat tavırlarıyla bir eli cebinde sahneyi arşınlayan, ışıl ışıl gözleri, insanın içini ısıtan gülümsemesiyle bizlere bakan ve teşekkür eden O kadını görmek!..
Hayat işte böyle zamanlarda daha bir anlamlı ve daha bir güzel!..
İnsanlar olumsuzluk arıyorlar sanki.
Memnun olmasını bilmiyorlar gibi de hani.
Belki mutsuzluğa o kadar çok alıştık ki toplum olarak, bu duyguyu o kadar çok kanıksadık ki, mutsuzluk içimize o kadar işledi ki, mutluluğun ne olduğunu unutuverdik. Küçük şeyler'in değerini yitiriverdik.
Hâlâ da çok güzeldi.
Twitter'da birkaç yorum okudum, konserin beğenilmediğine dair.
Ama şöyle bir şey var ki;
Gözlerimi kapatıp, anlamadığım Fransızca'sına rağmen, kendimi oradan oraya sürükleniyormuş gibi hissetmek ve gözlerimi açtığımda, sahne ışıkları altında bu kadar sade giyinmiş, bizden biriymiş gibi rahat tavırlarıyla bir eli cebinde sahneyi arşınlayan, ışıl ışıl gözleri, insanın içini ısıtan gülümsemesiyle bizlere bakan ve teşekkür eden O kadını görmek!..
Hayat işte böyle zamanlarda daha bir anlamlı ve daha bir güzel!..
İnsanlar olumsuzluk arıyorlar sanki.
Memnun olmasını bilmiyorlar gibi de hani.
Belki mutsuzluğa o kadar çok alıştık ki toplum olarak, bu duyguyu o kadar çok kanıksadık ki, mutsuzluk içimize o kadar işledi ki, mutluluğun ne olduğunu unutuverdik. Küçük şeyler'in değerini yitiriverdik.
15 Ocak 2012 Pazar
Serge Gainsbourg et Jane Birkin - Je t'aime moi non plus
Neredeyse 2 ay olmuş ben bu blog'a hiçbir şey yazmayalı.
Milliyet Sanat'ta Ocak Ayı etkinliklerini incelerken fark ettim, 18-19 Ocak'ta Babylon'da sahne alacak Jane Birkin'in kendisi.
dibebirnot. İzmir'deki Konak Pier'de de Eiffel'in imzası varmış.
Sürekli canım sıkıldığı için bir köşeye attığım defterlerim gibi oldu adeta burası. Rutin iş-mişçesine bir havaya bürününce yazmak, ben de içgüdüsel bir karşı koyuşla yazmayı bıraktım blog'a. Tabii bunda vakit darlığının, internet'i çok kolay bulamayışımın ve son iki haftadır içinde bulunduğum sınav sürecine bağlı uykusuz gecelerimin payı yadsınamaz.
O zaman güzel bir paylaşımla başlasın bu geri dönüş.
Milliyet Sanat'ta Ocak Ayı etkinliklerini incelerken fark ettim, 18-19 Ocak'ta Babylon'da sahne alacak Jane Birkin'in kendisi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



