" Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona
Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar
Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok
Kıyılar da bomboş, kır yolları da
Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum
Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca
Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler
Yol kenarında bir kapı, tahta
Peki, kim yitirmiş evini, ya da
Hangi yitikle yok olmuş o yapı
Kimbilir
Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya
Bir taşın üstüne oturuyorum
Ben oturur oturmaz
Çıkıyor kuytularından bütün görünümler
Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa
Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan
Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi
Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara
Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri
Ve işin tuhafı bense
Alışıyorum gittikçe
Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma
Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
Ve bu yüzden mi bilmem
Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
Sürüyle kus havalanıyor defnelerin içinden
Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri
Dağılıp gitmişler herbiri bir yana
Kuşlar gibi, onlar da
Benimse ne gidecegim bir yer
Ne de özlediğim bir şey var
Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona
Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa
Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük
Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana.
Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki
Dalıp gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki
Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum
Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha
Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da
Yani tam böyle bir şeye benziyor zaman
Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan
Çıkageliyor sonra, saat on iki.
Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüşmek de sevgidir
Ve benim bildiğim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançli bir insan soyunun parçasıysa.
Sonunda başbasa kalıyoruz gene
Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
On temmuz cumartesi
Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz
Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
Tam öyle yapıyorum
Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum."
yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yağmur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Aralık 2013 Pazar
2 Temmuz 2011 Cumartesi
bilinç akışı
Yazı yazmak istiyorum. Eskinden olduğu gibi uzun yazılar yazmak istiyorum. Herkesi, her şeyi bir kenara atıp sadece yazmak istiyorum.
Uçlarda yaşıyorum yine bu aralar. Daha geçen gün ani bir kararla facebook’u kapattım, sonra hakkımda bir şey yazıldığını duyunca merakıma yenik düşüp açıverdim. Sonra internete girmeme kararı verdim ama hemen ertesinde finale çalışma döneminde internette takılmanın zamanımı değerlendirmemde(!) bana yardımcı olacağı inancıyla bu kararımdan da caydım. Telefonu az kullanma konusunda, bir tek, beklediğim istikrarı yakaladım. Tabii ki bunda telefonu bulunduğum odadan farklı bir odaya koymamın çok faydası oldu.
Sonra dün’ü tamamen tatil ilan ettim. Alışveriş yaptım, arkadaşlarımla özlem giderdim. Keyifliydi. Öyle olunca bugün de uzun zaman sonra 12-1 gibi değil de 10 gibi daha normal bir saatte güne merhaba diyebildim. Güzel bir kahvaltı sonrası yaptığım sütlü kahve ve Cumhuriyet Kitap Eki’ni okumanın keyfi de başkaydı hani. Hem dün, sınava çalışıyorum diye okumaya ara verdiğim kitabıma da kaldığım yerden devam ettim. Bugün de şiir günü gibi oldu. Akşamdan beri ara ara internete girip şiir okuyorum. Bir sürü Edip Cansever okudum mesela. Kendisini pek bilmiyormuşum ben. Sonra Üvercinka’yı, Mavi Gözlü Dev’i, Göğe Bakma Durağı’nı tekrar okudum.
Geçen gün biri benim de çok sevdiğim şiirlerden birini en beğendiği şiir ilan edip paylaşınca bozuldum. Sanki o şiir bir tek bana aitmiş de bu yapılan hiç uygun değilmiş gibi hissettim. Bu bağlanma ve fazla sahiplenme triplerini bırakmam lazım, yoksa "herkesin olan" şiiri bile başkası tarafından sevilince kıskanacak kadar çok sahiplenmişim, iç dünyamın bir parçası yapmışım.
Temmuz’un ilk gününde yağmur yağdı. En sevdiğim ay da ıslak çimenlerin kokusuyla başlayıverdi böylece. Salt mutluluğun olduğu bir ay hayallerimde olan…
Hem kuşlar da cıvıl cıvıldı bugün. Pencereme biri geldi, biri gitti. Hiç yalnız hissetmedim sayelerinde. Yalnız arada fazla mı gürültü çıkarıyorlar ne? Kendi iç sesimi bastırdı sesleri çünkü de…
Temmuz’un gelmesiyle ve bugünün Cuma olmasıyla da sonuncu komite sınavımın üzerinden 3 haftanın geçivermiş olduğunu fark ettim. Yani finale son 1 hafta kaldı! Gerçi başlardaki kadar çok gerilmiyorum bu duruma, sınavın hayatımın normal akışını engellemediği sürece var olduğu gerçeğine kendimi alıştırdım galiba. Ancak aklıma takılan zamanın bu kadar çabucak geçip gidivermesi!?! Daha yeni geldim evime. Şimdi de içinde kitapların, not defterlerin filan olduğu bavulu hâlâ boşaltmamışken, İzmir’e gitmek üzere bavul hazırlama zamanı geldi. Çok ilginç.
Böyle olunca da çalışma masamın karşısında duvarda asılı post-it geldi gözümün önüne: “Time flies so fast! Tempus fugit!” Biri İngilizce, diğeri de Latince zamanın çoook hızlı akıp geçtiğine vurgu yapıyor. Ben bu zaman mevzusuna senelerdir kafa yoruyorum anlaşılan.
Etiketler:
değirmenler,
edip cansever,
göğe bakma durağı,
mavi gözlü dev,
şiir,
temmuz,
tempus fugit,
üvercinka,
yağmur,
zaman
2 Ocak 2011 Pazar
...sırılsıklam...
27.12.2010'da yaşananlara ithafen...
Yağmurlu bir İzmir var karşımda. Gittikçe şiddetini artırıyor rüzgâr. Damlalar sürekliliklerini koruyor, birbiri ardına düşüyorlar yere. Zor, yürümek çok zor… Converse giyecek zamanı bulmuşum tam da. Kıyafetim yağmurlu bir okul gününden çok, güneşli bir Bodrum kumsalına uygun… Hiç meteorolojiyi kontrol edemiyorum ki. Haberlerden bihaberim, hava durumundan da – gerçi dün uyardılar beni, yağmur yağacak dikkat et, dediler – bu kadar olacağını tahmin etmedim ki ama ben. Hafif hafif çiseler, azıcık üşürüm – ki buna, çok alışığım- sonra da işime gücüme bakarım, diyordum.
Yağmurlu bir İzmir var karşımda. Gittikçe şiddetini artırıyor rüzgâr. Damlalar sürekliliklerini koruyor, birbiri ardına düşüyorlar yere. Zor, yürümek çok zor… Converse giyecek zamanı bulmuşum tam da. Kıyafetim yağmurlu bir okul gününden çok, güneşli bir Bodrum kumsalına uygun… Hiç meteorolojiyi kontrol edemiyorum ki. Haberlerden bihaberim, hava durumundan da – gerçi dün uyardılar beni, yağmur yağacak dikkat et, dediler – bu kadar olacağını tahmin etmedim ki ama ben. Hafif hafif çiseler, azıcık üşürüm – ki buna, çok alışığım- sonra da işime gücüme bakarım, diyordum.
Kantinin dışarısında, branda gibi bir çatı altında yağmurun dinmesini bekledikçe, o şiddetini artırıyor. İleride dağlardaki sis bulutları aşağıya iniyor. Korkuyorum. Sanki birazdan ortalıkta göz gözü görmeyecek, sanki birazdan her yer bu sis bulutlarıyla kaplanacak, kapkara olacak, yanımda duran arkadaşlarımla beraber kendimi de kaybedeceğim, bir daha hiç bulamamacasına.
Bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum. Telefona bakıyorum, birkaç kişiyle görüşüyorum. Saate bakıyorum. Öylesine laflıyorum, sigara dumanından öksürüyorum. Gözlerim yanıyor, kırpıştırıyorum. Saate tekrar bakıyorum, gitmem lazım. Ama yağmur yavaşlamadı bile. Mecburum, bugün notere gidip krediyle ilgili tahakkuk senedi mi neymiş onu almaya.
Herkesle vedalaşıyorum. Çantamın fermuarlarını sıkı sıkı kapatıyorum – hep çantamın ağzı yarı açık olur ya benim, bari bu sefer açık unutup defterlerimi ıslatmak istemiyorum- Kulaklığın bir ucunu telefona, diğer kısımlarını kulağıma takıyorum. Ipod’u karıştırıp koşmaya başlıyorum. Her yer su, ayakkabılarımın rengi gittikçe koyulaşıyor – acaba böyle daha mı güzel oldular? – Bulduğum her mazgal deliğinin üstünden atlıyorum – olimpiyatlarda triathlonda yarışıyorum sanki – Yağmurla beraber, arabalar da hızlarını artırıyorlar gibi geliyor bana. Yollar bitmek bilmiyor. Kaldırımda bekliyorum, bir arabanın suyuyla baştan aşağı çamur oluyorum. Bu tecrübeyle, ışığın bir an önce kırmızıya dönmesini ve karşıdan karşıya geçmeyi beklerken, gelen her arabayla geriye doğru sıçrıyorum. Ortada sıçan oynuyor gibiyim, yeter ki daha fazla ıslanmayayım. Bildiğim tüm küfürleri sıralıyorum insanlara, bu yağmurda sanki özellikle sularını sıçratıyorlar bana.
Tam kırmızı yanıyor ve içimden bir oh çekiyorken fark ediyorum ki, kaldırımdan aşağıya adım atmam im-kan-sız. Her yer su içinde, ana cadde sel olmuş, akıyor ve benim narin plastik ayakkabılarım bu kadar çileyi kaldıracak kadar güçlü değiller. Suların altında kaybolmak mı, yoksa yan tarafta çimenlerin üstünde çamurda boğulmak mı ikileminde, çamuru seçiyorum. Bataklıktayım sanki, bata çıka ilerliyorum. Aynı anda, ışık tekrar yeşile döndüğünden zıplamaya başlıyorum yeniden. Sulardan kaçma çabalarım devam ettikçe, daha çok batıyorum gibi. Psikolojik bir çöküş hali belki de bu, ruhsal bir dibe vuruş, sembolik bir dünyadayım.
Tüm bunlar olurken suyun gölden birikintiye dönüştüğü bir boşluk çarpıyor gözüme. Artık yapmalıyım diyorum, ışığın rengine bakmadan, hatta kafamı arabalara bakmak için bile kaldırmadan yolun ortasında buluyorum kendimi. Ama burası bir kavşak ve her yerden araba geliyor. Biri tam bana çarpacakken zigzag çiziyorum. Bir diğerini, elimle durdurmaya çalışırken, tuzlu bir şeyler geliyor dilimin ucuna. Yağmurdan değil herhalde bunlar, yolun ortasında kalakalmışlığın çaresizliğinden iki damla akmış ağzımın kenarına. Yutkunuyorum. Ezilmeden geçmeyi başarıyorum.
Kendi kendime verdiğim, artık çok para harcamayacağıma dair sözlerin hepsini unutup kendimi taksi durağında buluveriyorum. Oradaki abi beni hemen içeri oturtuyor. Sedirin üstünde, yağmurun üzerimde yarattığı enkazın boyutlarını görebiliyorum: rengi değişmiş bir ayakkabı, suyu sıkılabilecek kıvamda bir çorap, yanaklarıma yapışmış saçlar, şapır şapır su damlayan bir çanta. Hafif sıcak ortam iyi gelmişken, durağa bir taksi yanaşıveriyor. Hemen atlayıveriyorum ben de içine.
İstikamet: İzmir, Balçova, 18.Noterlik Binası
Kitaplarımı ıslatmamaya çalışarak, cüzdanımı arıyorum çantamda. Sonunda ulaşıyorum, acaba ne kadar tutacak, inşallah noter kapanmamıştır, işim gücüm yok bir de böyle şeylerle mi uğraşıyorum düşünceleri ve arkadaşlarımın ne zaman geleceksin, hadi gel de yemek yiyelim içerikli telefon konuşmaları arasında varıyoruz. Ücret: 6,50 TL. Memnunum, kuru bir biçimde, otobüslerin kalabalığında uzakta, rahat bir biçimde ulaştım; dönüş yolunu düşünmeksizin.
İşlerimi hallediyorum ve o an fark ediyorum ki, dönüş çok daha zorlu olacak. Yağmur tam anlamıyla bardaktan boşanıyor. Bir ara hatta, tabirin yanlış olduğunu hissediyorum. Sanki biri tepeden kova kova su boşaltıyor. Ya da tam benim tepemden bir hortum tutmuş, hiç bırakmamacasına. İçimden, gök’le yaptığım bu kısa konuşmadan sonra, bir bayandan aldığım tarif üzerine, sola doğru yürümeye başlıyorum. Dükkânların altlarından, daha az ıslanma çabalarında ilerliyorum. Daha iyiyim derken, dükkânlar bitiyor. Koskoca bir yol önümde ve ben bu sefer de kaldırıma çıkamıyorum. Oluşmuş bu yapay göle basarsam, gece kendimi zatürreden hastanede bulacağımdan eminim. Ben de ana caddenin mümkün olduğunca kenar kısımlarından ilerliyorum hoplaya zıplaya. Sevinçten değil bu deli saçması hareketlerim; yoldan gelen ve otobandaymışçasına bir türlü yavaşlamayı öğrenemeyen minibüslerin, otobüslerin, özel arabaların fışkırttıkları çamurlu sular sakınmaya çalıştığım.
Bu sefer kulaklıkları takmayı unutuyorum. Bu kadar yağmur altında, gözüm korkuyor telefonu çıkartmaktan, hem zaten yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide gidip geliyorum her bir araba kornasıyla, en iyisi müzik yerine kulaklarımı sonuna kadar çevreden gelebilecek olası tehlikelere açık tutmak…
O kadar şangır şungur bir yağmur ki bu iç sesim bile duyulabilir tonda değil, sadece olası öykülerin cümleleri geçiyor kafamdan. Sözcükleri art arda ekleyip, kendimce hayali mekânlara koyuyorum. Bir an önce odama varıp bir şeyler yazmak istiyorum.
Mesela, o apartmanın girişinde, kapı ağzında yere yatmakta olan kimsesiz çocuktan bahsetmek istiyorum. Onu nasıl betimlerim’i düşünüyorum. İzmir’de ilk defa böyle bir şey görüyorum. Klasik İstanbul manzarası çünkü bu... Tinerci diye tabir ettiğimiz, tren istasyonlarında, İstiklal’i çaprazlayan arka sokaklarda sıkça rastladığımız, üzerlerinde kirden simsiyah ceketimsi kıyafetler, ayaklarında deri görünümlü, orası burası yırtık pırtık ayakkabılar olan, elleri makine tamiri yapmış gibi simsiyah olan çocuklardan biri bu. Apartman sakinlerinden ikisi çıkıyor bu anlık sürede kapıya, çocuğu kovuyorlar beden dillerinden anladığım kadarıyla. Çocuk da, çekilin başımdan der gibi hafif tehditkâr, sallıyor onlara elini kolunu. Ben, bu sahneye dalmış, başım orada ilerlerken lömbürst diye bir su göletine giriyorum. Sinir krizine adım adım…
Bana bu yoldan gitmemi öneren bayana içimden teşekkürlerimi (!) iletiyorum. Sağ olsun, yol bilmeyen bana olabilecek en uzun ve en çarpık çurpuk yolu önermiş. Bir daha kimseye bir şey sormama kararı alıyorum. Ne yaparsam yapayım, sorumluluğu ben üstlenmeliyim.
Yine bu kendine kendine düşünüşler arasında karşıdan karşıya geçmemi gerektiren bir noktaya geliyorum. Arabaların sularından kaçma savaşı değişik bir boyuta ulaşıyor böylece ama bu yolun da tesellisi su birikintisinin azlığıyla doğru orantılı karşıya geçmenin kolaylığı. Yine erken konuştuğumu fark ediyorum. Karşıya geçtiğim an, çamurlu çizmelerle karşılaşıyorum. Önümde uzanan çamurlardan insanların ilerlemelerini izliyorum bir süre, bakınıyorum etrafıma. Şansıma ufak bir yer çarpıyor yine gözüme, parmak uçlarında, çamura olabildiğince az bulaşarak burayı da aşıyorum.
Otobüs durağını görebiliyorum artık. Son bir karşıdan karşıya geçiş kaldı. Ondan sonra otobüsteyim. Ama bu yol da gelirken olduğu gibi su deryası. Ama benim bu sefer umurumda değil, zaten yeterince ıslandım arabaların üstüme attıkları sulardan. Bir teyzenin yaşına başına bakmadan, cesaretlice sulara adım atması ve ıslanmasına aldırmaması beni de yüreklendiriyor. Haydi diyorum, son 100 metre , dayan!
Şapır şupur suları yara yara karşı kaldırıma ulaşıyorum. Ve sonra da otobüs durağına... Bir sürü insan, geçip duran arabalar ve günün tüm griliğine inat kıpkırmızı rengiyle, kim bilir kimin pazar filesinden yere yuvarlanmış bir elma var yolun ortasında beni karşılayan. Kendimi o an o elma kadar yalnız hissediyorum, o elma kadar çaresiz, elma kadar her an ezilebilir ve buna karşı koyamaz bir vaziyette. Ama onun kırmızılığı var bir yanda, herkesten farklılığı, bir anda ezilmeyişi, hareketsiz duruşundaki kararlık ve benim aklıma getirdiği Nazım dizeleri, “Sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?” Hayır, değil. Hayat da böyle bazen... İnsanlar da... Tanrı da... Ve yağmurlu bir İzmir günü de…
Elma umursamazlığında gelen ilk otobüse atlıyorum ben de, nereye gideceğime aldırmadan. Elbet bir yere varırım umudu ve artık ıslanmamak ümidiyle…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)