edip cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edip cansever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Aralık 2013 Pazar

şimdiyağmuruseviyorum,şimdiyağmuruseviyorum,yağmuruseviyorum.edipcansever.

" Bilmez miyim hiç bütün bu sözler ne der ona
Bu sözler ve bu sözlerin içinde çırpınan uzaklıklar
Dolaşıyorum bir başıma, ortalıkta kimsecikler yok
Kıyılar da bomboş, kır yolları da
Soluğumu duyuyorum ara sıra, bir onu duyuyorum
Duymuyorum belki de, biliyorum yalnızca
Ayaklarımın altında yaban naneleri, kekikler
Yol kenarında bir kapı, tahta
Peki, kim yitirmiş evini, ya da
Hangi yitikle yok olmuş o yapı
Kimbilir
Vuruyorum yokuş aşağı, kıyıya
Bir taşın üstüne oturuyorum
Ben oturur oturmaz
Çıkıyor kuytularından bütün görünümler
Ve ufak bir oyun oynuyor bana doğa
Alıp alıp götürüyor gözlerimi bıkmadan
Kısalıp uzayan bir çift yılan balığını andıran gözlerimi
Güneşin şavkından yuvarlanan çakıllara
Tam o sıra bir vapur yanaşıyor iskeleye uzun sürecek bir sonbahar taslağı gibi
Denize yeni sürülmüs bir tarlaya benziyor, uyanık, diri
Ve işin tuhafı bense
Alışıyorum gittikçe
Her gün bir parça daha alışıyorum yalnızlığıma
Ürperiyorum bir ara arkamdaki ayak sesinden
Ve bu yüzden mi bilmem
Durup bir süre çevreme bakar gibi yapıyorum
Sürüyle kus havalanıyor defnelerin içinden
Sürüyle, evet, hatırlıyorum birden
Nicedir unutmuşum saymayı bile günleri
Dağılıp gitmişler herbiri bir yana
Kuşlar gibi, onlar da
Benimse ne gidecegim bir yer
Ne de özlediğim bir şey var
Öyleyse neden yazıyorum bu sözleri ona
Bu biraz sevdaya benzeyen, biraz da sevdasızlığa
Böyle gelişigüzel, böyle kırık dökük
Sanki hiç kimselerin kullanmadığı bir gün kalmış bana. 


Uzun bir cumartesiyi hatırlıyorum, saat on iki
Dalıp gidiyorum, düsünüyorum da, saat on iki
Bir sigara yakıyorum, bir kağıda bir iki dize yazıyorum
Yerini iyi bilen, onurlu bir iki sözcük daha
Ama hiç kımıldamıyor, akrep de, yelkovan da
Yani tam böyle bir şeye benziyor zaman
Yılgın ve çarpıcı renkler içinde pek kımıldamayan
Çıkageliyor sonra, saat on iki.


Anlıyorum
Yaşam elbette uzun biz duyabildikçe sevgiyi
Yalnızca bunun için uzun
Yani sevgiyle de sevebilir insan, sevdayla da
Örneğin
Bir sevgiyi yontup onarmak için
Döğüşmek de sevgidir
Ve benim bildiğim kadarıyla
Her şeydir bir insan, her şeydir
Yalandır kısalığı yaşamın
Ve özellikle insan dediğimiz şey
İnançli bir insan soyunun parçasıysa.

Sonunda başbasa kalıyoruz gene
Başbaşa kalıyoruz doğayla ben
İşte az önce yağmur da başladı, cumartesi günlerden
On temmuz cumartesi
Bir vapur daha kalkıyor iskeleden
Ve yağmur hızlanıyor biraz
Uzanıp yatsam diyorum otların üstünde çırılçıplak
Tam öyle yapıyorum
Şimdi yağmuru seviyorum, şimdi yağmuru seviyorum, yağmuru seviyorum."

2 Temmuz 2011 Cumartesi

bilinç akışı

Yazı yazmak istiyorum. Eskinden olduğu gibi uzun yazılar yazmak istiyorum. Herkesi, her şeyi bir kenara atıp sadece yazmak istiyorum.

Uçlarda yaşıyorum yine bu aralar. Daha geçen gün ani bir kararla facebook’u kapattım, sonra hakkımda bir şey yazıldığını duyunca merakıma yenik düşüp açıverdim. Sonra internete girmeme kararı verdim ama hemen ertesinde finale çalışma döneminde internette takılmanın zamanımı değerlendirmemde(!) bana yardımcı olacağı inancıyla bu kararımdan da caydım. Telefonu az kullanma konusunda, bir tek, beklediğim istikrarı yakaladım. Tabii ki bunda telefonu bulunduğum odadan farklı bir odaya koymamın çok faydası oldu.

Sonra dün’ü tamamen tatil ilan ettim. Alışveriş yaptım, arkadaşlarımla özlem giderdim. Keyifliydi. Öyle olunca bugün de uzun zaman sonra 12-1 gibi değil de 10 gibi daha normal bir saatte güne merhaba diyebildim. Güzel bir kahvaltı sonrası yaptığım sütlü kahve ve Cumhuriyet Kitap Eki’ni okumanın keyfi de başkaydı hani. Hem dün, sınava çalışıyorum diye okumaya ara verdiğim kitabıma da kaldığım yerden devam ettim. Bugün de şiir günü gibi oldu. Akşamdan beri ara ara internete girip şiir okuyorum. Bir sürü Edip Cansever okudum mesela. Kendisini pek bilmiyormuşum ben. Sonra Üvercinka’yı, Mavi Gözlü Dev’i, Göğe Bakma Durağı’nı tekrar okudum.

Geçen gün biri benim de çok sevdiğim şiirlerden birini en beğendiği şiir ilan edip paylaşınca bozuldum. Sanki o şiir bir tek bana aitmiş de bu yapılan hiç uygun değilmiş gibi hissettim. Bu bağlanma ve fazla sahiplenme triplerini bırakmam lazım, yoksa "herkesin olan" şiiri bile başkası tarafından sevilince kıskanacak kadar çok sahiplenmişim, iç dünyamın bir parçası yapmışım.

Temmuz’un ilk gününde yağmur yağdı. En sevdiğim ay da ıslak çimenlerin kokusuyla başlayıverdi böylece. Salt mutluluğun olduğu bir ay hayallerimde olan…

Hem kuşlar da cıvıl cıvıldı bugün. Pencereme biri geldi, biri gitti. Hiç yalnız hissetmedim sayelerinde. Yalnız arada fazla mı gürültü çıkarıyorlar ne? Kendi iç sesimi bastırdı sesleri çünkü de…

Temmuz’un gelmesiyle ve bugünün Cuma olmasıyla da sonuncu komite sınavımın üzerinden 3 haftanın geçivermiş olduğunu fark ettim. Yani finale son 1 hafta kaldı! Gerçi başlardaki kadar çok gerilmiyorum bu duruma, sınavın hayatımın normal akışını engellemediği sürece var olduğu gerçeğine kendimi alıştırdım galiba. Ancak aklıma takılan zamanın bu kadar çabucak geçip gidivermesi!?! Daha yeni geldim evime. Şimdi de içinde kitapların, not defterlerin filan olduğu bavulu hâlâ boşaltmamışken, İzmir’e gitmek üzere bavul hazırlama zamanı geldi. Çok ilginç.

Böyle olunca da çalışma masamın karşısında duvarda asılı post-it geldi gözümün önüne: “Time flies so fast! Tempus fugit!” Biri İngilizce, diğeri de Latince zamanın çoook hızlı akıp geçtiğine vurgu yapıyor. Ben bu zaman mevzusuna senelerdir kafa yoruyorum anlaşılan.

 zaman düşer ellerimden yere...
dinlemek için: http://fizy.com/#s/1agxa4